| Vakıf Geleneğinin Sürdürülmesinde En Önemli Engel, Hakkın Korunmasına Lakayt Kalıştır. |
|
|
|
| Pazar, 14 Şubat 2010 00:00 |
|
Biz kurucular olarak kendi vicdanlarımızda sorumluluk duygusunu nasıl taşıyorsak bize vakfedilmek üzere malını veren kişilerin vicdanlarında da rahatlık temin etmek maksadıyla apaçık olmalıyız. Yani alınan sadaka veya zekâtın verildiği yerler, paranın kullanıldığı alanlar her türlü resmî incelemeye, medyaya, örnek almak isteyen kuruluşlara, yardım yapanlara anında gösterilebilmelidir. Ayrıca vakıflar hiçbir siyasi görüşe taraf olmamalıdır. Din ve ırk ayırımı yapmaksızın, ihtiyacı olan herkese yardım elini uzatmalıdır. İşte bütün bunları yapılabilmek için helal-haram kavramı ve haklar konusunda geniş bilgiye sahip olmalıyız. Zira bir topluluğun suç oranı yoksulluk ile artar. Aç olan insan, açlığı devam ettiği sürece ne eğitim alabilir ne nasihat dinleyebilir ne de iyilik duygusu taşıyabilir. Suça eğilimi artar. Yalan söyleyebilir, aldatabilir, hırsızlık yapabilir, gasp edebilir. Bu bakımdan insanlara yardım ederken öncelikle onların karınları doyurulmalı, sağlık problemleri giderilmeli, soğuktan korunmalıdır. Vakıf kurulacağı zaman veya işletiliyor ise diğer kurumların (devlet, belediye, valilik, emniyet teşkilatı gibi) engeli ile değil yardımı ile karşılaşılmalıdır.Vakıf geleneğinin sürdürülmesi için neler yapılmalıdır? Tarihimizde dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş kadar çok ürününe rastladığımız vakıf geleneği, 21. yüzyılda materyalist fikrin hâkim oluşu ve insanların toplumdan kopuk, bireysel yaşantılarını sürdürmek suretiyle kendi benliklerine daha çok önem vermeleri sebebiyle kaybolmaya yüz tutmuştur. Ancak seviniyoruz ki son çeyrek asrımızda tekrar vakıf geleneğine sadık kalınmak üzere canlanmalar başlamıştır.
Kanaatimce arada kalan yetmiş-seksen yıllık sürede âdeta durma noktasına gelmiş olan vakıf çalışmalarında tekrar eski hâle gelebilmek için bu konuyu tamamen unutmuş olan nesle eski geleneğimizi hatırlatmak gerekmektedir. Tabii ki bu gelenekte istek ve gönüllülük esastır. Bunun için de insan sevgisine ihtiyaç vardır. İnsanlar kendi egolarını tatmin ederek mutluluğu bulamamaktadırlar. Dolayısıyla sürekli olarak kendi mutluluklarını elde edebilmek için yine kendi egolarını tatmin etmek üzere hayatlarını arayış içinde geçirmektedirler.
Belki insanımıza mutluluk yollarını, kalbin huzurunu, rahat uyumayı öğretmeliyiz. Mutluluk almaktan değil, vermekten oluşur. Mutluluk sevilmekten değil, sevmekten oluşur. Mutluluk anlaşılmaktan değil, anlamaktan oluşur. Mutluluk paylaşmaktan oluşur. Mutluluk rahat etmekten değil, rahat ettirmekten oluşur. İşte ecdadımız Kur’an ahlakını benimsemişti. Bu ahlak ise insana mutluluk yollarını öğretir. Eğer manevi hayatımız olmasa maddi dünya düzeninde sırf kendisi için yaşayan robot insanlar olurduk. İşte belki bu manevi mutluluk yollarını ve Allah’ın biz insanlar için tavsiye ettiği mutluluk ahlakını gençlere öğretmeliyiz. İnsanlara sadece vakıf haftasında değil, daima uygun bir dil ile bu eksik olan bilgiler verilmelidir.
İnsanoğlu en yüksek tahsili yapmış olsa dahi manevi tarafı gelişmedikçe, içinde yardımlaşma duygusu, hizmet etme duygusu, insan sevgisi, vatan sevgisi, toprak sevgisi gibi manevi bağlar gelişmedikçe sadece maddi bir öğrenim almış olur. Bu sebepten belki üniversitelerimizde vakıf kurarak her öğrencinin bu vakıfta tayin edilen bir süre gönüllü olarak çalışması, hizmet etmesi sağlanabilir. Böylece gençler vakıf hakkında bilgi sahibi olacaktır.
Dinin bu konuda çok büyük yol göstericiliği vardır. Belki insanlara sadece kendilerine faydası olan amelden ziyade, kendini aşarak dışa dönmesini ve başkalarına fayda vermesini sağlayacak olan haklar, hizmetler, paylaşmalar ve bunların Allah katındaki önemleri daha çok anlatılmalıdır.
Vakıf kurulacağı zaman veya işletiliyor ise diğer kurumların (devlet, belediye, valilik, emniyet teşkilatı gibi) engeli ile değil yardımı ile karşılaşılmalıdır.
Vakıf geleneğinin sürdürülmesinde en önemli engel, hakkın korunmasına lakayt kalıştır. Bu sebepten vakıfların çalışmasında vakfın kurucularının ve çalışanlarının vicdanları çok önemlidir. Biz kurucular olarak kendi vicdanlarımızda sorumluluk duygusunu nasıl taşıyorsak bize vakfedilmek üzere malını veren kişilerin vicdanlarında da rahatlık temin etmek maksadıyla apaçık olmalıyız. Yani alınan sadaka veya zekâtın verildiği yerler, paranın kullanıldığı alanlar her türlü resmî incelemeye, medyaya, örnek almak isteyen kuruluşlara, yardım yapanlara anında gösterilebilmelidir. Ayrıca vakıflar hiçbir siyasi görüşe taraf olmamalıdır. Din ve ırk ayırımı yapmaksızın, ihtiyacı olan herkese yardım elini uzatmalıdır. İşte bütün bunları yapılabilmek için helal-haram kavramı ve haklar konusunda geniş bilgiye sahip olmalıyız.
Bugün değil mahallemizdeki yoksulu tanımak, apartmandaki komşularımızı bile tanımamaktayız. Komşumuz belki aç değildir, ama başka türlü bir yardıma ihtiyacı olabilir, derdini paylaşacak birini bulamayabilir. Artık hiç kimseyi dinleyemiyoruz. Zira ne sabrımız ne de vaktimiz var. Bütün bu bahaneler, maddi yaşamın içinde isteklerimize erişebilmek için daha hızlı koşmak durumunda kalışımızdan olmuyor mu?
Vakıf kültürünün öneminin ve yerinin belirlenmesi toplumumuza neler kazandırabilir? Vakıf kültürümüzü kendimiz kavrayıp çocuklarımıza ve onlardan sonra gelecek olanlara aktarmak bir insan olarak boynumuzun borcudur. Zira bir topluluğun suç oranı yoksulluk ile artar. Aç olan insan, açlığı devam ettiği sürece ne eğitim alabilir ne nasihat dinleyebilir ne de iyilik duygusu taşıyabilir. Suça eğilimi artar. Yalan söyleyebilir, aldatabilir, hırsızlık yapabilir, gasp edebilir. Bu bakımdan insanlara yardım ederken öncelikle onların karınları doyurulmalı, sağlık problemleri giderilmeli, soğuktan korunmalıdır. Sonra diğer konular ve eğitim gelir. İnsan aç iken ve üşüyorken ileriye ümit ile bakamaz. İnsanın güzel hayaller kurabilmesi için bile tok olması, sağlıklı olması ve üşümemesi lazımdır.
Bugün görmekteyiz ki dünyada ve ülkemizde “yoksula balık yedirmek değil, balık tutmayı öğretmek” prensibi yaygındır. Şahsen bu fikre katılıyorum. Lakin yoksul insanların bir kısmı ihtiyarlık, sakatlık veya yatalaklık gibi balık tutmayı ebedi olarak öğrenemeyecek durumdadır. Bunlara toplum olarak hayatlarının sonuna kadar balık ikram etmek vebalini taşımaktayız. Balık tutmayı öğrenebileceklere ise balık tutmayı öğretene kadar, açlıktan ölmemeleri için balık yedirmek görevini severek yapmalıyız. Sosyal hayatın içinde insan, topluma faydalı olmadan evvel topluma zararlı olmamalıdır. İnsanları kabaca şöyle gruplandırabiliriz: • Topluma zararı olan insanlar, • Topluma ne zararı ne faydası olan insanlar. Bunlar topluma yük olan insanlardır. • Topluma hem zararı hem faydası olmayan, hem de yük olmayan insanlar. Bu, kendine yeten insan grubudur. • Topluma faydalı olan insan grubu. Bu grup kendini aşan insanlar grubudur. İşte bir toplumun seviyesinin yüksek olmaya başlaması, toplumu oluşturan insanların büyük bir bölümünün faydalı insan grubundan olması ile başlar.
Ecdadımız toplumu zarardan korumak ve faydalı, yani üretken insan grubunu, artırmak amacıyla ve Allah katında hayırlı bir işe vesile olmak niyeti ile vakıf kültürüne önem vermiştir. Hatta Osmanlı gittiği her yere vakıf geleneğini götürmüş, bu geleneği yaşatmış ve o beldenin insanlarına yerleşmesi için gayret göstermiştir. Bugün geçmişi örnek alarak, vakıf geleneğimizi eski hâline getirebiliriz. Bugün devletimiz yoksula mümkün olduğu kadar yardım etmektedir. Fakat vakıflar kanalıyla yapılan yardımlarda, sağ elin verdiğini sol el görmemekte böylece yoksulun gönlü incinmemektedir. Vakıf konusuna vâkıf olabilirsek toplumumuz sosyal seviye olarak yükselecektir. Ayrıca şöyle bir hakikat vardır: Senelerdir vakıf hizmetlisi olarak biliyorum ki insanların çoğu almaktan çok vermekten hoşlanmaktadırlar. Alırken hüzün, verirken mutluluk duyarlar. Uzun yıllar vakfımızdan yardım alan ailelerin bir kısmı kendine yeter hâle geldiklerinde artık yardıma ihtiyaçları olmadığını sevinerek bildirdiler. Hatta bir kısmı daha iyi olanaklara kavuşup, yardım eden konumuna geçtiler. Bu arzularını kendileri bizi arayarak bildirdiler. Sonra insanımız bilmelidir ki bir gün kendisi de muhtaç duruma düşebilir. Yani yaptığı yardımlar yine kendisi içindir. İnsanlar bu son asırda iyiliği nasıl yapacağını, insanlara emin bir şekilde nasıl ulaştıracağını bilmemektedir. Bu noktada medyaya önemli bir görev düşmektedir. İnsanları vakıf konusunda gönüllü olmaya zorlayamayız. Ama hizmette öncelik kendimiz olursak ve imkânlarda öncelik kendi imkânlarımız olursa bir örnek teşkil edebiliriz. İnsanlar emir verenden çok örnek olandan etkilenir.
Vakıf kültürünün gelişiminde kadınların rolü nedir? Allah katında diğer konularda olduğu gibi hayır konularında da kadın ve erkek eşittir. Ecdadımız bunu değerlendirmiştir. Kadınlar mahallesi ile konu komşusuyla daha ilgilidir. Eğer dışarıda çalışma durumu yok ise daha çok vakte de sahiptir. Bu sebepten tarihimizde vakıf kuran kadınlar olduğu gibi gönüllü olarak vakıfta hizmet veren kadınlar da çoktur. Kadının yüreği, annelik vasfı sebebiyle öksüz ve yetim çocuklara karşı daha duyarlıdır. Evinde mutfağını yöneten olarak yağsız, şekersiz kalmanın elini kolunu bağladığını bilir. Bugün de kadınlar tarafından hizmet veren çok sayıda kadın vakfımız vardır. Erkeğin iş hayatı onun günlük yaşamını kapsar. Belki mahallesinden bile haberi olmayabilir. Kadınlar yoksulu tanıma bakımından da veren eli tanıma bakımından da daha geniş bir çevreye sahiptirler. Pek çok vakıfla bir araya geldiğimiz toplantılarda bu vakıfların daha çok kadın hizmetliler grubu olduğuna şahit oldum. Elbette bir kadın olarak buna çok sevindim. Tarihimizde mevcut olan vakıf kültürünü cinsiyet farkı gözetmeksizin hep birlikte canlandıracağımıza inanıyorum.
Üzülerek söylemek istediğim bir konu daha var. Hayırsever bütün kadın topluluklarının bir bütün hâlinde olmasını arzu ederim. Yine böyle kadın sivil toplum örgütlerinin bulunduğu Hacettepe’deki bir toplantıda vakfımızın çalışmalarını anlatırken bana bu konuyla ilgili soru sormalarını beklediğim diğer kuruluş üyeleri, sadece başım örtülü olduğu için, vakfımızın gelirinin Suudi Arabistan’dan mı yoksa İran’dan mı geldiğini sormaları beni çok yaraladı. Hâlbuki onlar bilmiyorlardı ki Müslüman bir ülkede fakir halkın rızkını karşılamak için zenginin zekâtı ve sadakası yeterlidir. Eğer herkes zekâtını tam verebilse ve sadakalarına sahip olsa fakir kalmaz. Ayşegül Erdoğ SİVİL TOPLUM DERGİSİ YIL: 4 SAYI: 15 / TEMMUZ- EYLÜL 2006 |
| Son Güncelleme: Pazar, 14 Şubat 2010 23:32 |